TANRIYI TEDAVÜLDEN KALDIRMAK...

“Tanrıyı tedavülden kaldırmak”, uzun süredir Batı’düşüncesinin en büyük hayali/ütopyası oldu.

Rönesans’tan beri üretilen düşüncede ve sanatta bu olgu kendini açık tondan koyuya doğru belirginleştirdi. Öte yandan “Tanrıyı tedavülden kaldırma” hayali, görünüş itibarıyle korkunç devasa çelişkilerle doluydu: Descartes,* tanrının kitabını (evreni ve doğayı) anlamak için, dolayısıyla Tanrıyı daha iyi anlamak ve kavramak için, matematiksel yöntemlere rasyonel ilkelere rasyonelliğin babası olarak sarılıyordu.

Yeryüzünde hiçbir Hristiyan kalmasa bile Hristiyanlığı yeniden yazabileceği, “ayağa kaldırabileceği” söylenen Kant*, Tanrıyı varlığın değil bilginin konusu yaparak onun hakkını verebileceğini iddia etmişti.

Artık bu Tanrı bilişsel kategorinin parçası oluyordu. Hegel*, Tanrıyı en yüce idea yapacağı düşünülürken onun ideası nihai noktada Mutlak Tin olarak kendini Devlette somutlaştırdı. Artık Tanrı, bir şekilde Devlet idealinde somutlaşıp bedene girdi. Hâlbu ki bu Devlet, tanrıdan bağımsız onunla alakası kalmayan-kalmamış modern bir devletti. Bu ve benzer örnekleri Rönesan’tan beri buyana çoğaltabiliriz.

Burada karşılaşılan temelde iki şey vardı;

  1. a) Tanrıyla yola çıkan neredeyse tüm düşünürler, Tanrıya bir şekilde yol veriyordu; ya sonuçları itibarıyle ya da yöntemleri itibarıyle ya da gayeleri itibarıyle
  2. b) yakın döneme kadar -mesela Heiddegger- tüm düşünürler ya din adamı ya din eğitimi almış ya din kaynaklı dayanaklara sahip olmuş kimselerdi. Sonraları “Kafir” denilen bir meşhur düşünürün papaz olması gayet normaldi.

Çünkü Din tüm hayat ve ilim alanlarına uzanıyor; Yunanca, Latince, Süryanice, Aramice dahil yani çok dilli ve ayrı dallarda eğitimi en üst düzeyde veriyordu. Mesela; fizik-kimya-tıp-kozmoloji vb bunlardandı. Ortaya çıkan başka tabloya göre; Tanrıya, Dine (kiliseye) zarar verenler, dışardan gelmiş Sekülerler değildi.

Buna benzer olgular üzerinden ilerleyen bazı sosyal bilimciler, sürecin “değişimin doğal kaçınılmaz bir sonucu” olduğunu, iddia ettiler. Yani Sekülerizm adeta bir kader gibi ortaya çıkan, ilerleyen, insan gelişiminde kendini gösteren ve en önemlisi sözde “yabancı olmayan” bir şeydi. Bilim, İlerleme fikri, Matematik, Rasyonalite (aydınlanmış yeni akıl) bunu teyit ediyor dendi. Daha sonra aynı görüşler “Sekülerizmin meşru tarihi” olarak hâkim bir teoriye evrildi.

Oysa burada fena bir tuzak kurulmuştu. Öncelikle Sekülerizm insanlık tarihinin doğal bir parçası değildi ve asla öyle de olmadı. Hatta tam tersiydi. Çünkü Sekülerizm insanlık tarihinin belirli bir zamanında ortaya çıkan marazi hastalıklı yönüydü. İnsanlık tarihinde inanç ve düşüncesinde karşılığı yoktu, olamazdı.

Sekülerizm’in tarihöncesi ilkel ve arkaik izlerini bulup onun insanlığın doğal bir yönü olduğunu göstermek için en kuvvetli destek(çi) Antropolojiden beklenebilirdi. Bu alanda en güçlü argüman süren B.Malinowski gibi düşünürler oldu. O kabilelerin rutin gündelik işleri yaparken Tanrısal olanı Tanrısal olmayandan ayırdığını ve dünya işlerinde kutsala neredeyse hiç başvurmadığını iddia etti.

Antropolojide en sert meselelerden biri Kutsal/ Kutsaldışının ne olduğuydu fakat Malinowski büyük bir anakronizme düşüyor ve yoğun biçimde Avrupamerkezci ağa takılıyordu. Çünkü mesele Seküler olmak ya da kalmak değildi. Tanrıyla yahut tanrısal olanla kavga da inkar da değildi. Zira her şey, ilahi-kutsal olanla çerçevelenmiş bir dünyada gerçekleşiyordu. Malinowski’ye kalsa adımızı unutturacak, başta kabilelerin sonra tüm insanlığın kutsalı ortadan kaldırmak onu yok etmek için amansız mücadele eden Sekülerizmi kendilerine ilke ettiğini söyleyeceğiz! Sanıyorum kutsal olanı her şeyin üstünde tutan özellikle Malinowski’nin “üzerinde araştırma” yaptığı kabiledekiler öbür tarafta bunun hesabını ona sorar.

Sekülerlik/ gavurlaşma karşıtlığı: Sekülerliğin yaygınlaşması ve Türkiye’deki gavurlaşma

Sekülerizm’in tarihini ne denli geriye götürülürse götürülsün iki nokta çok net biçimde tespit edilebilir. İlki; Avrupa tarihi ile şekillenmiş ve insanlığa dayatılmış Sekülerizm, her zaman belirli sınırlı sayıda kişi grup ya da toplulukta kalmıştır. Asla insanlığın ortak malı olmamıştır. İkincisi; Sekülerizm geniş kitlelere ulaşması, yaygınlaşması, kabul ve itibar görmesi koskoca insanlık tarihi içinde küçücük bir döneme rastlar. II. Dünya savaşından sonra yani akıl almayacak kadar yakın bir dönemde virüs gibi yayılan sanki hep öyle imiş gibi insanları esir almıştır. Oysa II. Dünya Savaşı, ne hedefleri ne çıkarları ne de herhangi bir bakımdan Tanrıyla kutsalla alakalı değildi. Tam tersi o savaş zaten Sekülerizmin ürettiği en verimli sonuçtu fakat buna rağmen hesap yine Tanrıya dine kesildi. İnsanlık tarihi boyunca binlerce farklı kültüre farklı coğrafyalara Atom Bombası (diğer kitle imha silahları) yaptırmamış Tanrı, birden şiddetin vahşetin kaynağı ilan edildi.

Talal Asad’ın oldukça detaylı gösterdiği gibi modern dönemde “Sekülerizm’in Biçimleri” daha karmaşık daha estetize ve organize olmuş bir saldırganlıkla kılcal damarlara kadar nüfuz edecek araç-gereçlere sahiptir.

Şimdi gelelim Türkiye’deki Sekülerizm adına yapılan garabetlere. Son zamanlarda şiddetini giderek artıran, sistematik şekilde Tarikat ve Cemaat üzerinden oluşturulan algılarla karşı karşıyayız. Bu algı operasyonlarına dayanabilmek okumuş yazmış şehirli Müslümanlar için bile pek mümkün görünmüyor.

Artık onlar bile Tarikat-Cemaatlere aynı gözle bakmaya başladı. Arkasına kültürel-ekonomik-sosyal gücü, eline Batı sopası almış kesimlerce sürekli dövülenler ise daha savunmasız kaldı. Aslında Türkiye “19 yüzyılın ikinci yarısını yaşayan Batı”ya benziyor fakat Türkiye’de Avrupa’da olduğu gibi bir Sekülerizm olmadığı ve olmayacağı ortadadır. Dolayısıyla Türkiye’de olan şey Sekülerizm değil Gavurlaşmadır.

Bu Gavurlaşma, kopyalama kötü imitasyon çakma bir transferin antropolojik ya da etnografik ürünlerinden oluşur. Bu anlamda ülkedeki insanlara düşünsel düzeyde Sekülerizm’in istense de gösterilemeyeceği açıktır.

Tanrıyı Tedavülden kaldırmak, herşeyi metalaştıran meta olarak anlamlandıran modern insan için mümkün görünür. Ne de olsa tedavül, işlem hacmi işlevsellik ile ilgili basit varyantları kapsar. Oysa Tanrı, bu türlü şeylere her zaman ironik bir karşılık vererir: Duvarda yazılı olan “Tanrı öldü! (Niçe)” yazısının altına “Niçe öldü! (Tanrı)” yazısını yazdırır.

 *Bundan sonra hiçbir Avrupalı düşünür adını yazıda zikretmeme kararı aldım. Artık mümkün olabildiğince en son yere kadar.

Çünkü düşüncenin kendisinden ziyade düşünürleri zikretme şunu ortaya çıkarır;

  1. a) her atıf onu yeniden üretir. Bu da Avrupamerkezci otorite demek
  2. b) her atıf, atıf yapan kişiyi değil sürekli atıf yaptığını güçlendirir büyütür. Keşke Afrikalı-Asyalı-Latin Amerikalı- İslâm coğrafyasından düşünceler paylaşabilsek, onları tanısak, onlara atıf yapabilsek.

Hatta tüm makalelerimizde yazılarımızda kitaplarımızda mümkünse tamamen Avrupa dışındakilere atıflarda bulunsak ama maalesef bu büyük bir eksiklik olarak bizim ayıbımız. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Servet Kızılay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Adayorum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Adayorum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Adayorum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Adayorum değil haberi geçen ajanstır.



Anket En Başarılı İlçe Belediye Başkanı Kim?