DÜŞÜNCE ÖZGÜR OLABİLİR Mİ?!

Belirli bir tema olarak “Düşünce Özgürlüğü”; Rönesans’tan beri sistematik bir şekilde işlenmiş, siyasal olarak belirli izleri takip ederek modern zamanlarda Demokrasiye bağlanmış bir sistemin önemli ayağını oluşturuyor.

Yaygınlık ve kabul edebilirlik ölçüsü o kadar büyük ve geniş ki; artık her toplumdan ve kesimden insanın diline dolanmış bir gerçeği gösteriyor. Oysa bunun yaygınlık ve kabul edilebilirlik ölçüsünün bu denli büyük ve geniş olması, ilginç bir tutarsızlığı da ortaya çıkarıyor.

Düşünce alanında en az emek harcayan kitlelerin onu slogan halinde dahi olsa savunması, karşımıza sormamız ve kavramamız gereken bazı engelleri çıkarıyor. Mesela; düşünce nasıl tanınıyor ki hangi durumda özgür olup olmadığı söylenebilsin?

Neye göre düşüncenin özgürlüğü sınırlanır?

Neye karşı Onun özgürlük ilişkisi belirginleşir?

Vb Burada hemen itirazlar gelebilir:

a) her insan doğası gereği nutk’a (logos’a) düşünme yetisine sahiptir

b) bir şeyi tam olarak o olmadan (aynı varlık düzeyinde olmadan da ya da düşünceye tam hakimiyet sağlamadan da) anlayabiliriz ve hakkını verebiliriz, denebilir. Mesela; “Eşeği anlamak için, eşek olmak gerekmez”.

Meseleyi dallandırıp budaklanırmadan genel anlam söylenebilir: Geniş kitlelerin “düşünce özgürlüğü” deyince neyi kast ettiği, aslında çok açıktır.

Onlar, düşünce ve özgürlük ilişkisini siyaset üzerinden pratik olarak anlar ya da öyle formüle eder. Böylece düşünce özgürlüğü = (siyasal) fikirlerin serbestçe ifadesi (hapis vb siyasal cezalandırmanın dışında kalması) olur.  

Lakin düşüncenin pratik alan içinde ve siyasal durumlar karşısında özgür olması istenmesine ve buna hoş bakılmasına rağmen bizim gibi ülkeler için burada da kötü haberler mevcuttur. Çünkü pratikte bakımdan düşüncenin özgürlüğü iki koldan yok edildiği görülür yani fikrin serbest ifade edilmesi iki kol tarafından engellenir.

İlk kol, içerden gelir yani toplumsal grupların, cemaatlerin bir diğer karşıt grup ve cemaati ayağından çekmesi. İkinci kol daha güçlü olarak dışardan gelir yani en büyük organizasyon olan devletin (devletin güç merkezlerinin) belirli doktrini dayatması ve bunu hayatta geçirmek istemesi. Bu iki ana kola daha felaket bir yapı olan üçüncü kol daha eklenebilir yani toplumsal grup ve cemaatlerin devlet adına  olarak gönüllü ve görevli düşünce özgürlüğünü kısıtlaması.

Üçüncü kol mümkün hatta en kullanışlı ve yaygın kol olarak eklenebiliyorsa başka bir felaket içeren dördüncü kol da ilave edilebilir. Dördüncü kol; devletin toplumsal grup ve cemaatlerin yerine geçerek  belirli düşünceyi (kanaati, inancı) her kesime dayatması.

Bu dört kolu kısaca özetlersek; I. Kolda; her kesim kendi sopasıyla diğer kesmi dövmeye II. Kolda; Devlet her kesmi kendi sopasıyla dövmeye III. Kolda; her kesim devlet adına diğerlerini dövmeye IV. Kolda; devlet belirli bir kesim için diğer kesimleri dövmeye, azami içinde çalışır.

I.kol ve II. Kol imkan dahilinde olmasına rağmen III. Ve IV. Kol tam bir felaket senaryosu gibidir. Zaten Türkiye gibi ülkelerde devletin resmi ideolojisi doktrini yetmezmişçesine Üniversitelerin-Akademisyenlerin, Aydınların, Medyanın, STKların görevli olmaları ve görevleri ölçüsünde belirli ekonomik ve sosyal statü kazanmaları işin içinden çıkılmaz bir durumu oluşturur. Durum öyle bir hâl alır ki; düşünce özgürlüğünün önünde en büyük engel ve düşman, devlet olmaktan çıkar yahut devlet mi yoksa bunlar mı düşüncenin düşmanıdır karar verilemez. Adeta başa baş bir yarış yürütülür.

Türkiye gibi ülkelerde “düşünce özgürlüğünü” en fazla dillerine dolayanların onu en fazla tutsak edenler olduğunu görmek şaşırtıcı olmaz. Bu anlamda düşünce özgürlüğü pratikte basit bir şekilde anlaşılmasına rağmen asla gerçekleş(e)meyen ve ulaşılamayan bir ideal / ütopya gibidir.

Üniversitelerin-Akademisyenlerin hem doğmaları hem de görevli olmaları, Aydınların teskere alamamaları, Medyanın beyin yıkama makinası işlevi, Cemaatlerin-vakıfların-odaların-derneklerin-STKların sivillik nedir bilmemeleri, halkın kanaatlerinin örgütlü olan bu yapılardan kurulması ve beslenmesi, hemen hemen bizim gibi ülkelerde ortak karakteri oluşturur.

“Düşünce özgürlüğünün” pratikte bunca kara tablosu karşısında onun teoride daha iyi durumda olduğu düşünülebilir fakat düşünce özgürlüğünün teorik yapısı kara bir tablo değil kapkara daha zifiri bir tabloyu karşımıza çıkarır. Süreç içerisinde gelinen nokta itibarıyla bilim adına en vahşi dayatmalar, kısıtlamalar, sınırlamalar karşımızda durmakta ve sürekli bir makine gibi çalışıp ya içeriye almakta ya da dışarıya savurmaktadır.

Artık sistem içinde sadece iki tür düşünce bulunur: sistemin kabul ettikleri ve karşısındakiler (komplocular- irrasyonel biçimler- aşırı fanatikler- mistik hezeyan geçirenler…vb). Dolayısıyla “düşünce özgürlüğünden bahseden herkes hem Pratik hem de teorik olarak bir (“idealden” / “ütopyadan) bahseder fakat yine de pratikte onu gerçekleştirmenin olanağı biraz daha fazla görünür ve belli ölçülerde başarılı olunabilir. İnsana düşen şey de; bunca örgütlü karanlığın ortasında yakabildiği kadar ışıkla yolu işaret etmektir.    

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Servet Kızılay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Adayorum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Adayorum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Adayorum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Adayorum değil haberi geçen ajanstır.