KALEMTIRAŞ

Ben, kimseyi çağırmadım. Kışlıkları kaldırayım derken başıma üşüştü ilham perileri. Baktım, kaçtır çoğunu sadece katlayıp koyuyorum, kullandığım da yok. İyisi mi toptan elden çıkartayım dedim. Hem bir faydası yok hem de külfet üstüne külfet.

Lüzumsuz eşyaların kalabalığını hayatıma ağırlık yapan insanların varlığına benzettim birden.  
"Ben, zar zor sığıyorum bana ayrılan yere,  bir de bunca fazlalık yüreğimde neden bu kadar yer işgal etsin ki!" dedim. Neden? 

Her yıl, muhafazası için yer bulmak, buna zaman ayırmak sadece bana eziyet. Üstelik bu yıl olmadı ama belki gelecek yıl kullanırım deyip şans vermenin ne âlemi var? 

Yük resmen, hamallığın daniskası!

Ver, belki başkası senden daha fazla yararlanır. Verilecek gibi değilse de at. En azından, eşya da olsa layık olduğu yeri bilir. Öyle ya belki de yıkanıp, ütülenip, katlanıp, naftalinlenince kendini bir şey sanıyordur; ederinden fazla değer verince bunu kendinden sanan insanlar gibi.

Eşyalar, kimi zaman etliye sütlüye karışmaz, çoğunun tek bir vazifesi olduğu için kendilerinden öte hiçbir anlam da ifade etmez. Dilsiz olduklarından hiçbir şey fısıldamaz, çağrıştırmaz, hiçbir yere gönderme yapmazlar. Kaşık kaşıktır, ayna da ayna. 

Peki ya, her hâliyle size bir şeyler anlatan eşyalara ne demeli?
Şatafatlı ve pahalı bir broşu geçtim, mini minnacık bir toplu iğne bile sizi durduk yere ağlatıp güldürebilecek kadar boyundan büyük işlere kalkışabilir. 

Altı üstü eşya deyip hafife almaya gelmez; ne büyük bir güce sahiptir, şaşar kalırsınız. "Şuncacık şeyi gördüm, elime aldım diye mi yani bu kadar derinlere daldım da çıkamadım." dedirtir adama.

Müzayedede sergilenmelik cinsten, altın tozuna batırılmış porselen bir çay fincanı ya da söylemesi bile kulağa hoş gelen köstekli antika bir cep saati olmak zorunda değil. İyi ya da kötü bir hatıraya gitmek isteyen, lekesi bir türlü çıkmayan, eprimiş bir gömlekle de, eskise de elden çıkarılamayan bir çalışma masasıyla da geçmişe gidilebilir pekâlâ.

Evdeki herkese dolaplarındaki eşyaları çıkarması ve neyi kullanıp kullanmayacağına karar vermesi için koridorda minik bir anons yaptım. Bu durumdan hiç hoşnut olmadığını belli eden birisi, homurdana homurdana kalem kutusunu arıyordu.

"E olacak o kadar, ortalık biraz dağılacak hâliyle." dedim.
Kalktım, buldum. Annelik işte, Şimdi kesin kalemliğin içi ucu kırık ya da tam açılmamış olduğu için kötü yazabilecek kalemlerle doludur, dur ben en iyisi kontrol edeyim de şunları bir güzel açıp öyle vereyim." dedim içimden. 

Fermuarı açmamla yüzüme müştemilattan bozma ilkokulumun, beşli oturmak zorunda kaldığımız sıramın ve köşesine geçerek kalemlerimizi açtığımız sınıfımın kokusu çarptı. Sendeledim. 

Hiç üşenmeden eni konu ne var ne yoksa boşalttım kalem kutuyu. Bu sefer de kalemleri boşalttığım masanın üstüne, ilgisiz ve sevgisiz büyüdüğü için oradan oraya savrulan, yaramaz damgası yiyen sınıf arkadaşlarım döküldü tek tek. Hele bir tanesinin sadece yüzü değil ismi ve okul numarası bile geldi zihnime: 704 Benhür.

Kendini sarıp sarmalayacak sıcacık bir yuvadan mahrum büyümüş çocuklardık çoğumuz. Babası malulen emekli maaşıyla evi geçindirdiği için ayağı büyüyene kadar tek bir ayakkabı hakkı olan 641 Gökhan'dan, olur da ayakkabısının ucu yıpranır diye top oynayamadığını öğrenmiştik. 

Çok akıllı olduğu için bir üst sınıfa atlatılan sapsarı yüzlü, çöp gibi ipince bir de kız arkadaşım vardı: Dilek.
Ailesi okul kitaplarını alabilsin diye ablalarıyla birlikte okuldan sonra çalışmak zorundaydı. 

Şükür ki tahmin edilen bilindik dramla bitmedi hiçbirinin sonu. Alkışlanası işlere imza attıklarını öğrenince umutlandım. 

Basit, alelade  bir eşyanın kokusuyla bana yine olan oldu.

Kalemlerin her birini açmış, kalem çöplerini çöpe atmış, ucu sipsivri olup artık gayet güzel yazacağını düşündüğüm kalemlerini tek tek kalem kutusunun içine yerleştirmiştim ki ıskartaya çıkardıklarımı görür görmez "Onları atamazsın hatırası var, onlar çöp değil anne!" demesin mi? 

Haklı.

Henüz hatıra deyip sakladığı, hayatında büyük bir yük olmasına rağmen taşıdığı hiçbir şey olmadı.Yorgun değil yüreği.

Kalemlerinin ucunun kırılması ya da kalemtıraşının kalemini azaltması endişelendirmiyor onu. 

Belki de biz kendimizden vermedikçe yani eksilmedikçe daha iyi yazamıyoruz şu ömür hikâyesini. 

Avucumun içine sığan, bir kalemtıraştan çok daha fazlası şimdi. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gamze Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Adayorum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Adayorum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Adayorum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Adayorum değil haberi geçen ajanstır.

05

Semra - Kalemtıraş...

"Belki de biz kendimizden vermedikçe yani eksilmedikçe daha iyi yazamıyoruz şu ömür hikâyesini. " Tekrar tekrar okudum bu sözü... Ömür hikayesini... O kadar çok biriktirmişiz ki biriktirdikçe hikâye karakterinden çok roman karakterleri arasında kaybolmuşuz... Roman büyüyüp ağırlaştıkça kendimizden eksilmişiz... Oysa ömrümüzün hikâyesi, bizi anlatan bize yoğunlaşan sade, uzun bir yol neden olmasın... Ömrümüzden eksilmeyen bir yol, bir ömür hikayesi... Sadece kıyamadıklarımız, yarına lazım olur dediklerimizle oluşturmak yerine ömür maceramızı kişi, yer, zaman ve olayı hafifleterek de yaratabileceğimizi neden unutuyoruz veya denemiyoruz... Ömrümüzün de bahar temizliği bizce de artık gelmesin mi...

Kaleminize sağlık Hocam... ?️??

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 16 Mayıs 01:21
04

G Yaylakaşı - Emeğine sağlık, yazın bana güzel arkadaşlıklarım dışında sert, sıra dayağı atan öğretmenleri de hatırlattı maalesef. İlkokul hatıraları deyince öğrencileri döven, korkudan tir tir titrediğimiz üçüncü sınıf öğretmenim aklıma geliyor; aradan geçen bunca yıla rağmen yüzü (keşke unutabilsem) gözümün önüne geliyor. Hala içten içe kızıyorum o zamanki eğitim sistemine, eti senin kemiği benim diyen anne babalara. Söylediklerim iç karartıcı oldu ama her zamanki gibi zevkle okudum.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 15 Mayıs 23:10
03

Hacer Dursun - Gerçekten hatıralara, ilkokul günlerime götürdü bu yazı beni... Teşekkürler sevgili Gamze Koç ?

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 15 Mayıs 22:11
02

Osman Yurdakul - Gamze hanım , yine bizleri mazimize götürdünüz.. okurken bende kendi sınıf arkadaşlarımı ve okul sıralarında yaşadıklarımızı hatırladım. Yazılarınızı her hafta ilgiyle okuyup bir sonraki yazınızı bekliyorum. İyi haftasonları dilerim.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 15 Mayıs 10:40


Anket En Başarılı İlçe Belediye Başkanı Kim?