Yazar Necati Mert'ten kitapseverleri üzecek karar YAŞAM

Yazar Necati Mert'ten kitapseverleri üzecek karar

Yazar Necati Mert'ten kitapseverleri üzecek karar

Her şeyi sosyal medya hesabından 5 Ekim tarihinde yaptığı'' Evet artık pek şüphe kalmadı: “İşyerimiz, sahibinden devren satılık” paylaşımıyla duyurdu.

Bu sözlerle 47 yıldır Sakarya'ya hizmet veren kitapevinin kapanışını duyurdu.. İşte duyanları üzen Yazar Necati Mert'in o vedası.

Ada’dan” yazılarımın 2 Haziran 2019 tarihli olanı “Bu Ahval ve Şerait İçinde” başlığını taşır, şöyle başlar:

“Açılışı 1973’tür. Demek, Mayıs’ın 12’sinde, bizim Gelişim Kitabevi 46 yılını tamamlamış, 47’den gün almaya başlamış. Ama 50’yi görmeyecek. 47’yi tamamlayabilecek mi o da şüpheli.”

Evet artık şek şüphe kalmadı: “İşyerimiz, sahibinden devren satılık”

Yazı yankı buldu. Nihal’in (Duruca Karaman), Gülgün’ün (Hız Arman), Fikret Aksu’nun yazdıkları unutulur gibi değil. Onların içtenliğinde başka yazanlar oldu. Bir grup da Şebnem Şenlen Eriş’ten etkilenerek “Gelişim Kitabevi yalnız değildir” gibi bir sloganla harekete geçmek istediler. Oysa benim meselem Gelişim Kitabevi meselesi değil. Ekonomide beş yıldır istikrarlı bir düşüş yaşadığımızı görüp tedbirini almış bir kitapçıyım ben.

İpotekli bir mülküm, maliyece takibine geçilmiş bir borcum yok. Hem bir dükkân açıldığı gibi kapanır da. Ama kapatmak şart olmuşsa, hele ki bir dükkânı 46-47 yıl başarıyla yürütmüş bir kitapçı, kitapçılığından bir yıl daha kıdemli bir yazar dile getiriyorsa bunları,   mesele artık memleket meselesidir. Bunları görüştüm Şebnem Hanım’la, konu aydınlandı.

Emre’nin on beş yıllık emeği var dükkânda. Hele bunun şöyle böyle altı yedi yılını –hastalığımdan dolayı benim hiç yardımım olmaksızın- tek başına götürdü. Adapazarı’nı sevmez Emre; Eskişehir’de okudu, Eskişehir’i sevdi ve oraya yerleşmekten söz etti hep. Dükkânı kapatma kararımızda onun Eskişehir sevgisi baskındır.

Geçen hafta, Çarşamba akşamı Kâzımpaşa’da Emre’yle Beste ve biz köftelerimizi yedik, vedalaştık. Ertesi gün, Eskişehir’e gittiler. Hayır, açık konuşayım: Eskişehir’e gitmediler, Adapazarı’ndan gittiler. Arkalarından deprem oldu. Depremde Atasoy Eczanesi’ndeydim. Ayaklarım, hastalığımdan dolayı zaten sık sık düğümleniyor, üzerine deprem de gelince kıpırdayamaz oldum, dışarıya Tunay Durmuş’un yardımlarıyla çıktım.

Çocuklar Eskişehir’e yerleşti. Dükkân satılana kadar sadece iki saat dükkânı açık tutacaktım, olmadı. Parkinson ilaçlarımın veya dozlarının değiştirildiği günler zorlanıyorum, 27 Eylül’de dükkânı açamadım. Gecesi parkta yürüyüşten döndüğümüzde apartmanın demir kapısını açtım, dengemin bozulmasıyla solumdan tarafa kaydım, havalandırma penceresi açıkmış, çarpmamla camlar şangur şungur! O camlardan bir çizik bile almaksızın nasıl çıktım hâlâ hayret ederim.

28 Eylül Cumartesi, bir emlakçiyle dükkân hakkında görüştük; aynı kelimeleri kullanıyorduk ama birbirimizi anlamıyorduk; tansiyon problemim de başladı galiba, iki saatlik mesaimi tamamlayıp eve döndüm –Neclâ yanımda, refakatçim!

29 Eylül Pazar, her Pazar günü gibi o Pazar da dışarıda yedik. Gecesi, saat 03:00. Kalkmıştım. Başım döndü, uyanması için Neclâ’ya seslendim, yetişti, birlikte düştük. Sağ gözü mosmor. Kaşının üstü, felaket. Bildiğim bütün ilaçları deneyerek yardımcı olmak istiyorum, fayda yok. Hastaneye gidelim, diyorum. 112’yi arayalım, cankurtaran isteyelim... Şaka yapıyormuşum sanıyor. Sen hasta, ben hasta, hangimiz hangimizi götürecek hastaneye, diye soruyor, biraz da alaysı... Gece yarısı ne 112 istiyor ne de taksi..

Sabahı ettik. Tehlikeli saatleri atlatmıştık; bu durumda cankurtaran çağrılır mı? Çağrılsa bile, muayene sürecini odadan odaya ben nasıl sürdürecektim?

Valla belediyeden başka aklıma kimse gelmedi. Herkes işinde gücünde. Saat 10 sularında Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanı İbrahim Aktürk’ü aradım, ulaşamadım. Kültür Müdürü Âdem Turan’ı aradım, durumu anlattım, bize bir araba, arabadan da önemlisi, Neclâ’ya yardımcı olabilecek bir becerikli gerekiyor, dedim. Giyinmiştik, biz daha aşağı inmeden Selma Uğur OSM’den çıkmış, yukarıya bizi almaya gelmiş bile; indiğimizde de yine Kültür’den Bülent Ergün de arabası başındaydı.

Muayene öğle sonrasına kadar sürdü. Tehlikeli bir durum yokmuş –sevindik. Dışarısı günlük güneşlik. Aklıma şimdi geldi: Bir selfi çekilseydik ya! İyi de Neclâ istemezdi ki o haliyle... Pazartesi (7 Ekim) kontrole gidilecek; Selma Hanım uğramış, kontrole de ben götüreceğim, demiş Neclâ’ya. Eh selfimizi de o gün alırız herhalde. İnsan nelere sevinmiyor...

Kültür’de görevli kardeşlerimi severim. Sevildiğimi de bilirim. Aramam, bu karşılıklı sevgiye dayanıyor. Kültür’dekiler birbirinden dinamik, birbirinden yetenekli genç insanlar. Kültür-Sanat alanında yapamayacakları bir şey yok. Geçen on yıl içinde bu yeteneklerini gösterdiler.    

Bu hafta bu güzel insanlardaki o yaratıcı cıvıl cıvıllığı yine eskisi gibi yüzlerinde görünce dedim ki: Her şey yerli yerinde. Durmak yok, yola devam!

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz