Servet KIZILAY

Servet KIZILAY

dibacedergisi@gmail.com

ÜNİVERSİTENİN SEVİYESİ...

ÜNİVERSİTENİN SEVİYESİ...

Servet KIZILAY

Ülkede “her şeyin karma karışık olduğu, düzenin, kuralın, standardın olmadığı”na ilişkin meşhur bir kabul vardır. Bunların bir türlü kurulamaması ise, hep bir sitem kaynağı olmuştur.

Oysa ilk etapta doğru gibi görünen bu algılama, yakından bakıldığında oldukça yanlıştır. Türkiye’de bütün kaos ve karmaşanın altında birbirini tamamlayan yapıları fark etmek, işleyişlerini anlamak, ezberi biraz bozabilir.

Türkiye’deki Üniversiteleri değerlendirken; diğer kurum ve kuruluşlardan ayrı tutmadan, sosyal ve siyasal benzerliklerle birlikte değerlendirmek daha sağlıklı bir tutum olacaktır.

Bu açıdan bakıldığında; Üniversitelerin durumu, içler acısıdır. Türkiye’deki anti-demokratik bütün hastalıkları bünyesinde taşır. Tabii ki; “körle yatan şaşı kalkar” diyen atasözünde olduğu gibi, ülkenin her türlü pratiğinden etkilenmeleri çok doğaldır. Pratiğin, hem düşünceyi hem de her türlü olguyu ve olayı şekillendirdiğini iddia eden meşhur tez, burada haklı gibidir.

Lakin durumu sadece böyle formüle edersek; Üniversiteler, sütten çıkmış ak kaşığa döner. Ne de olsa; içine atılmış-düşmüş, zorunluluktan doğan şeyler (gayrı iradi durumlar) için kimse suçlanamaz, sorumlu da tutulamaz.

Adet olduğu üzere, Üniversiteler “entelektüel seviyeyi” belirleme, tayin etme hakkını kendinde bulan kurumlardır. Hatta bu seviyenin; sınavla ölçülebileceği ve sayısal (niceliksel) verilerle nesnel gösterilebileceğini, iddia edecek kadar da fütursuzca tavır içindedirler.

Bilginin sayılabilir (bilgi-sayar), ölçülebilir bir şey olup olmaması, neliği ile ilgili şeyler, uzun bir tartışmayı beraberinde getirir.

Şimdilik buna girmeye gerek yok fakat Üniversitelerin konumunu sorgulayarak onun seviyesini tartışmaya açabiliriz. Yani bizim değil senin seviyen ne durumda?! Diye sorabiliriz.

Üniversiteler, Türkiye’deki demokratikleşme konusunda diğer Kurum ve kuruluşlardan (Akademilerden-Cemaatlerden-Derneklerden-Vakıflardan-Odalardan-STKlardan-Medyadan vb) ne kadar farklıdır? Şayet bir farkları yoksa düşünceyi, Bilmi-ilmi, bir kurum olarak tekellerinde tutmaları ne anlam ifade eder?

Türkiye’nin 40 yıldır kanayan yarası hakkında 40 adet ciddi çalışma yapmamış, 40 tane öneri ortaya atmamış bir Bilim-İlim tekelinin (kurumunun) bizlerin ilmi (entelektüel) seviyesini ölçmesi, değerlendirmesi, hangi ahlaki ve mantıki mizana uygundur?! Kapısından aranmadan, kimliğine bakılmadan (sivil isen minibüsten indirip kimlik bırakmak ve küçük bir soruşturmadan geçmek zorundasın) içeriye insan almayan Üniversiteler, kalkıp utanmadan en yüksek değerlerden bahsedebiliyor.

Kısacası: Üniversiteler hem içerik (bilginin konumlanması) hem de formel olarak (siyasal-sosyal-kültürel konumları) yukarıdan aşağıya eleştirilmesi gereken Resmi kurumlardır. Bir kurum olarak ortadan kaldırılması nafile bir çabadır. Bilgi üretim merkezleri (tekel) olmaktan da öyle ya da böyle kaçamazlar.

O hâlde onlardan a) demokratik seviyelerini değiştirmelerini b) insanları ‘küçük müçük görüp Karamürsel sepeti sanmamalarını’, entelektüel seviyenin bu saçma sapan şeylerle belirlememesini bekleyebiliriz. “biz entelektüel değil, eleman seçiyoruz. Bu seçim bir eleme, ekmek davası, geçim davası” derlerse; bu kez ortaya başka bir rezalet çıkacak, özrü kabahatinden büyük bir duruma düşecektir (genelde savunmaları da bu yöndedir)

Akademisyenlerin Performansı:

Bir resmi kurum olarak Üniversitelerin konumu problemli iken, akademisyenlerin konumu çok iyi olması beklenemez. Özellikle yurtdışında (Avrupa’da-ABD’de) Master-Doktora yapan Akademisyenlerin hepsi olmasa da çoğu, insanı hayrette bırakacak şekilde bir konum almaktadır. Bunlar, oralarda okurken ve çalışmalarını sürdürürken akla gelmeyecek kadar Hiper-demokrat bir profil çizerler: Kendi devletlerinin siyasal uygulamalarını yerden yere vuran, son derece eleştirel, açık fikirli ve toleranslı iken; okul bitip ülkeye döndükten sonra başkalaşım geçirirler.

Buldukları ilk fırsatta (makamlarda) en küçük insani taleplere bile hoşgörü göstermeyen, savaş ve şiddeti biricik yol olarak benimseyen hatta bunları olabildiğince hararetli savunan tiplere dönüşürler.

Yani Avrupa’da ABD’de iken kendi gerçek fikir ve anlayışlarını saklama ve adeta bir tüccar edasıyla “abime ne vereyim, ne lazım” moduyla hareket etme eğiliminde olurlar.

Modernleşmeden beri aynı hikayeler devletin üstünden aşağıya inerek devam etmektedir. Ülkede, başta Kürtler olmak üzere, her kesime zulüm yapan ve sistemleştirenlerin (meşrulaştıranların) Akademik kariyerleri, sayfalarca uzayan başarılar ile doludur.

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yazarlar