Servet KIZILAY

Servet KIZILAY

dibacedergisi@gmail.com

SURİYELİLER GİDER Mİ, GÖNDERİLİR Mİ?

SURİYELİLER GİDER Mİ, GÖNDERİLİR Mİ?

Servet KIZILAY

Suriye’de 2011 yılının yaz aylarında başlayan şiddet, ardından savaşa dönen olaylar, ortaya büyük felaketlerin çıkmasına yol açtı. Bu sonuç; iktidar kurma, egemenlik oluşturma, “büyük oyuncu-kurucu oyuncu” olma hevesiyle tutuşan devletlerin dışarda tuttuğu, doğal bir neticeydi. Aslında “Ateş, düştüğü yeri yakar” basit kuralı, burada da kendini göstermişti.

2018 yılı bitmek üzereyken bu ateşin çapının hiç daralmadan genişlediğine şahit olduk. Toplam 26 Milyon Suriye nüfusunun 11 Milyonu yerinden olmuş; bunların 6 Milyonu mülteci konumuna düşmüş, 5 Milyonu da ülke içinde bulunduğu şehirleri terk edip göç etmek zorunda kalmıştı.

İnsanları sayısal niceliğe indirgemeyi seven devletler (niceliksel tutum, devletlerin kendilerinden ayrılamaz mutlak refleksidir) mülteci durumuna düşen insanları, büyük bir sorun olarak görme ve ele alma eğilimindedir. Yalnız devletler açısından değil çağdaş ekonomik bireyin de bu tür olaylarda refleksi, devlet(ler)i aratmayacak boyuttadır. Mülteciler, ülke ekonomisinden düşen payı (şu meşhur pasta hikayesi) engelleyen “kemirgenler” olarak tasvir edilmek istenir.

İşin bu yönü başka bir kepazelik olmakla birlikte Türkiye’de kendilerini “Muhalefet” diye tanımlayan ya da konumlayan siyasal partiler ve bazı STKların mültecilere yaklaşımı; utanç ötesi, ultra kepazelik görüntüler meydana getirdi.

Böylelikle mülteciler konusu üzerinden Türkiye’deki siyasal muhalefetin ne olup olmadığını öğrenmek isteyenler, gayrıahlaki ve siyasi şeylerin önüne serildiğini açıkça gördü.

Siyasal kanadın büyük bir tarafında; ezilmişlerin hakkını korumayı ve kollamayı ilkesel olarak savunan, enternasyonel –evrensel- insan hakları için mücadele etmesi beklenen Türk “solu” (CHP), diğer tarafta; kutsallığı, Dinsel ve kültürel söylemi dilinden düşürmeyen fakat aynı Dinden gelenlere iğrenç değerlendirmelerle kovmayı hedefleyen “sağcı” muhafazakar, mukadessatçılar (İYİ Parti, MHP, bazı cemaatler, vakıflar, STKlar) bulundu.

Türk ve “sağı ve solu”nun mültecileri kovma ve aşağılama konusunda hemfikir olması, bu ülkede siyasetin kapasitesinin ne olduğunu bizlere söyledi. Mültecileri popüler bir nefret malzemesi olarak kullanmak, Türk siyasetinin en başarılı yönü oldu.

Mültecileri büyük bir sorun olarak formüle eden onca geniş bir konsensüs varken, çözümün nasıl olacağı yönünde bir kafa karışıklığı bulunmaktadır.

Bu amaçla söyleyebileceğimiz şeyler başta devlet olmak üzere diğerlerine de yardımcı olabilir. Oysa çözüm oldukça basittir ve şöyle sıralanabilir:

1- Suriye’de yıkılan evlerin inşâ edilmesi gerekir (hazır inşâ etmeye soyunmuşken

Suriye’nin mimari hafızasına uygun yeniden yapılandırılması güzel olur).

Peki bu nasıl olacak? Suriye’ye müdahalede aktif ve “büyük oyuncu” olan devletler; SUUD-Katar-Türkiye düşen her tuğlayı bizzat yerine koyacak.

Sanıyorum; silahlanmaya tek kalemde (bir kerelik) 380 Milyar dolar ayıran SUUD, 11 Milyar dolar veren Türkiye ve yine milyarlarca dolar para aktaran Katar-Birleşik Arap Emirlikleri için bu yaptırım çok cüz’i olacaktır.

2- Hayatını kaybeden ve sakat kalan her kişi için; Kan Parası ödenecek. Türkiye’ye ait

miktar, belirlenip mağdurlara ulaştırılacak.

3- Mülteci konumundaki her kişi Suriye’ye dönse bile, oralarda uygun iş ve çalışma  

şartları bulana kadar maaş bağlanacak.

4- Suriye’de operasyona katılan “büyük oyuncu”ların; tekrar oralarda benzer operasyonlar yapmayacağına dair resmi güvence ve garanti verilecek.

5- Bu dört madde yürürlüğe girdikten sonra Mültecilerden resmi özür dilenecek.

6- ‘İslâm Ülkeleri Savaş Suçları Mahkemesi’ kurulması için politik adımlar atılacak,

protokoller imzalanacak. Böylelikle hiçbir “Müslüman” devlet, diğer “Müslüman” devleti; yok etmek, iktidar kurmak, çizme yalatmak için ya da orda kahve içmek için harekete geçemeyecek.

Son madde, felaketlerin ortaya çıkmasında başrol oynayan Müslüman devletlerin Mülteci üretme mekanizmalarını çökertme, ortadan kaldırmaya oldukça önemli ölçüde katkı sağlayabilir.

Buna ilaveten; devletleri hukuğa ve fıkıha yani hesap vermeye, sorgulanabilir olmaya zorlamaz isek; herkes, potansiyel bir mülteci olma ötesinde, bir fiil mülteci olmaktan ve eline bavulunu almaktan kurtulamaz. Hatta bavulunu bile toplayamayabilir.

Şimdi; yukarıda sıralanan maddeleri yapmadan-yerine getirmeden, Mültecileri kovalamak isteyenler ya da gitmelerini dört gözle bekleyenler; ahlaki olarak, gayrı-insani; yasal olarak, suçlu; dini olarak; zalim olmaktan geri duramazlar. Belirli bir ahlaki-hukuki-dini sorumluluğu yüklenmeden ve karşılığına katlanmadan; insanların malları hayatları üzerine bu denli rahat zar atmanın hiçbir olumlu düşünsel yanı da bulunamaz.

Bu yüzden devletlerin güvenlik politikalarını büyük coşku ile alkışlamadan önce düşünülmesi elzemdir. Her ne kadar bugün sorumluluk açısından devletlerin think-thank kuruluşları ile siyasi muhalefet partileri kısmen ama cemaatler, vakıflar, dernekler, STKlar eşit hale gelmişler ise de -yani bunlar ne denli aktif olurlarsa olsunlar ortaya çıkan türlü felaketlerden sorumlu tutulmazlar- bu durum normal sayılmayacak unsurlar içerir.

İnsanları mülteci yapmak, sosyal hayatta hayalete çevirmek, haklarında ise kolayca hüküm verebilmek; yeterince gelişmemiş bir ahlak, düşünce, siyasi yapı ve hukuğun ürünüdür.

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yazarlar