MÜSLÜMAN DÜNYANIN GELİŞMİŞLİK / İLKELLİK ÖLÇÜTÜ - Adayorum Sakarya'nın Haber Sitesi
Servet KIZILAY

Servet KIZILAY

dibacedergisi@gmail.com

MÜSLÜMAN DÜNYANIN GELİŞMİŞLİK / İLKELLİK ÖLÇÜTÜ

MÜSLÜMAN DÜNYANIN GELİŞMİŞLİK / İLKELLİK ÖLÇÜTÜ

Servet KIZILAY

‘Aydınlanma’dan miras kalan “İlerleme” “Gelişmişlik” uzun süre kendini mutlak bir gerçek olarak kabul ettirmişti: Şayet Gelişmişlik varsa karşısında “az gelişmiş-lik” , “ilkel-lik, barbar-lık, vahşi-lik” durmalıydı. “İlerleme” varsa karşısında “gerileme”, “gerici-lik, yobaz-lık, tutucu-luk” vb bulunmalıydı ve nihayet bir “Aydınlanma”dan bahsedilecekse karşısında mutlaka bir “Karanlık” (karanlıkta kalma) olmalıydı.

Zaman gittikçe hem aydınlanma fikri hem de bilhassa bu kavramlar sert bir şekilde eleştirildi ve bilimsel düşünce içinde giderek soğuk bir düşünce olarak yerini aldı. Şimdi kimse kolay kolay Avrupa dışındakilerin yani Aydınlanma yaşamayanların; kesinlikte karanlıkta olduğunu, karanlıkta kaldığını yüksek sesle dile getirmiyor. Lakin J.Habermas gibi; Aydınlanma’nın henüz bitmemiş bir misyon olduğunu söyleyenler de var.

Gerçekten hem Avrupa’nın üretim ve tüketim yapısını ölçü-kriter alıp hem de hangi seviyede olduğu konusunda şüphe duymak, bilememek, karar verememek,  tuhaf ve tutarsız. Nedeni açık: Belirli bir ölçü-kriter sabit alındığında geriye kalan her şey, nispet edilen o merkeze göre hizaya girer; değerini, önemini, seviyesini, bulur. Arşimed: “bana dayanabileceğim bir nokta gösterin size tüm dünyayı kaldırayım!” demişti. Fiziksel bir kural olarak söylediği nokta, kendisiyle her şeyin kaldırılabildiği bir merkezi gösteriyordu.

“İlerleme” fikrine bunca saldırılara rağmen nasıl olurda ileride olan Avrupa’nın dünyanın geri kalanına her alanda “öncülük” ettiği, hızlıca atlanıp geçiştirilen bir şey. Filozof Zenon’a göre; bir adım ötede (ilerde) bulunan Kaplumbağayı bir Tavşan ne yaparsa yapsın geçemez. Yani ilerde olan, ilerdedir. Şayet Zenon’a göre konuşursak,  Avrupa dışındaklerin “ayvayı çoktan yediği”ni duyurmamız gerek.

Sanki sorun; bu süreçlerde adı konmamış durumların sürekli yaşanmasıyla gerçekleşiyor gibi. Aydınlanma dışında yer alan yani dünyanın geri kalanları (üçüncü dünya) her alanda belirli sonuçlarla ister istemez yüz yüze.  Bu olgularla yüzleşmek ya da hesaplaşmak zorundalar.

Yani benzeyecekler mi farklı mı olacaklar? İzleyecekler mi ayrılacaklar mı? Nihayetinde bu şey, zorunluluk mu yoksa zorlama mı? Tercih mi seçenek mi? Vb binlerce cevabı kapsayan bir köprü üzerinde yürünmesi gerekecek.

Modernizm bunların evrensel yani tüm insanlar için ve insanlık için geçerli olduğunu iddia ederken post-modernizm bunların belirli bir tarihsel koşuların sonucu olduğunu yani evrensel değil bilakis tamamen yerel olduğunu ortaya koymaya çalıştı. Ortada duran uçuruma baktıkça; kapanmayan ve  kapanmayacak olan şeyler görülebilir fakat post-modernizmin iddiaları “bilimsel düşüncede” (tıpkı zenon gibi) hakim olmasına, nispeten üstünlük sağlamasına rağmen “dünyanın düzeninde” (bilimsel üretim dahil) halen diğer kültürlerin Avrupa gibi değerli olamadığı değer kazanamadığı, güçlenemediği, güç kazanamadığı yani sadece olgu değil değer alanında da onun gibi olamadığı her alanda sürekli tekrar ediyor.

Yahut çok geniş anlamda Avrupa’ya benzeyenlerin, benzemeye çalışanların, diğerlerine göre yükseldiği (belirli refah+gelişmişlik düzeyine ulaştığı) yine net olarak görülebiliyor. Dolayısıyla post-modern (antropolojik) teoriler Afrika’daki kabilelerde yaşayanların Avrupa’daki yaşayanlarla akıl farkı olmadığını söylese de bizler buna bir türlü ikna olamadık.

Yahut bir Afganlı’nın bir Fransız gibi insani olarak farkı olmadığına alışamadık. Spekülasyon yapmaya hiç gerek yok. Bu, oldukça açık: Kimse bir Afrika kabilesinin düşüncesini merak etmiyor onları taklit de etmiyor, etmez. Hiç kimse bir Afganlı’yı bir Fransız gibi görmüyor, görmez.

Şimdi;

Aydınlanmadan kaynaklanan “ilerleme” “gelişmişlik” tartışmalarının dışında bambaşka bir ölçütle Müslüman dünyanın düzeyinin İlkel-Barbar-Vahşi-Yamyam bir düzeyde yer aldığı rahatlıkla söylenebilir:

İkinci Dünya Savaşı’nda Milliyetçiliği dünyaya pazarlayan Fransa, tam iki saat içinde Almanya’ya teslim oldu. Bunun gerekçesi ise;  başta Paris olmak üzere ülkedeki diğer şehirlerin  yıkılmasını, harab olmasını önlemek. Fransa’yı ayakta tutarak kurtarmak.

Oysa yalnızca İslâm Medeniyeti açısından  değil insanlık tarihi açısından da en önemli merkezler; kendisine Müslüman diyen devletler ve bu devletlere yardım ve yataklık eden, Üniversiteler-Akademisyenler-Aydınlar-Medya-Cemaatler-Vakıflar-Odalar-Dernekler-STKlar tarafından elbirliği ve işbirliği içinde (siyasetten daha büyük suç işleyerek) yıkılıp yok edildi. Suriye’nin sadece yıkılması değil binlerce insanın katledilmesinde yine bu ilkel-barbar-vahşi-yamyam-az gelişmiş düşünce ve ahlakın rol oynadığı görülebilir.

Fransa’nın aslında burada yaptığı basitçe şey; aklı-düşünceyi, kaba bir Vandalizmin (Hitler’in) önüne geçirmekten ibaretti. Bunu görmek ise; başlı başına ileri+gelişmiş ve üstün bir seviyede olmayı-bulunmayı gerekli kılıyor. Bu seviye ise Müslüman devletlere ve onun  yardakçılarına (akademisyenler, aydınlar, medya, STK’lar) hem düşünce hem de ahlaki konum olarak çok ama çok uzak bir seviye.

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yazarlar