Servet KIZILAY

Servet KIZILAY

dibacedergisi@gmail.com

GÜVENLİK POLİTİKALARI NEDEN GÜVENSİZDİR? Servet KIZILAY

GÜVENLİK POLİTİKALARI NEDEN GÜVENSİZDİR?

Güvenlik; nerede başladığı, nerede bittiği beli olmayan bir şeydir. Süreksiz bir harekete sahiptir. Yani; bitmez, tükenmez, hep tazelenip insanlara sunulabilir. İnsanların hayatlarını riske attığı, devletlerin varıyla yoğuyla üzerine inşâ ettiği güvenlik denen şeyin, bu denli “belirsiz” olması, daha baştan büyük bir ironi ve aptallığı gösterir.

Güvenlik politikaları, güvenlik denen şeyin taşıdığı belirsiz sınırlara rağmen oldukça kesin hükümlerle kendini dayatır. Tıpkı bir Dogma gibi etkide bulunur ve Dogma’nın işleyiş kodlarıyla aynı düzlemde yer alır. Bundan dolayı Güvenlik politikalarının hem konusu hem de maksadı bakımından Dogma ile karşılaştırılabilir bir yapısı olduğunu, geçen yazımızda anlatmaya çalıştık.

Güvenlik politikalarına her sarılışın daha fazla güvenliği kaybetmeye yol açtığını görmek için bölgemizdeki uygulamalara bakmak yeterli olur sanırım. Öteyandan Batı’da insanların  güvenlik adına yatak odalarına kadar giren bir devleti nasıl meşru görebildiği de hatırlanabilir. Meseleye nereden bakarsak bakalım aynı çelişki bizleri bekler.

Bölgemizdeki güvenlik adına uygulamaların korkunç tarafı ise,  güvenliğin sadece psikolojik bir unsur olmaktan çıkmasıdır. Artık o, cana ve mala doğrudan temas eden problem haline gelmiştir. Mesela; Savaş endüstrisine sahip olmayanların ısrarla savaş istemesi, birbirlerini iştahla öldürmeye koşması, güvenlik politikalarının insanları nasıl şartlı refleksle (pavlovun köpeği gibi) kodlayıp işleyişini gösterir.

Afrika’daki uç noktalara götürülen durumlar, bölgedeki kanlı tablodan sadece bazı unsurlarıyla, imkânlarıyla ayrılık barındırır fakat genelde aynıdır.

Ayrıca söylemek gerekir; savaş (silah) endüstrisine sahip olmak, güvenliğin aşılabildiği anlamına gelmez. Bunun nedeni, güvenliğin bir türlü aşılamaz karakter taşımasıdır. Peki neden ona inatla ve ısrarla başvurulur?

Güvenlik politikaları, insanın en temel içgüdüsü olan “güvenlik ihtiyacından” hareket ettiğini iddia eder. Oysa bu tamamen aldatmaya ve meşrulaştırmaya yönelik bir operasyondur.

Zirâ insanın korku-savunma-korunma gibi psikolojik nitelikleri, güvenlik politikalarının ürettiği korkuyla-savunmayla-korunmayla örtüşmez. Hatta alakası bile yoktur. Yalnızca insanda varolan ve yerleşik olduğu kabul edilen bu unsurları kendi meşruiyet aracına dönüştürür.

Korku; insanın kendi içinden duyulduğunda başka, bir tehlike karşısında yani kendi dışında duyulduğunda başkadır fakat güvenlik politikaları insanın içini dışına getirip korku ile ıslah etmeye girişir.

Güvenlik politikaları nefretten beslenir, rekabetten değil. Şayet düşünür Empedokles doğru söylüyorsa, güvenlik politikaları varlığın karanlık tarafına düşer.

Ona göre; tüm varlık, sevgi ve nefret yüzünden oluş ve bozuluşa uğrar. Savaş; nefrettir. Nefret, bozar ve parçalar. Barış ise; sevgidir. Sevgi, her oluşun sebebidir ve bütünler.

Yeryüzündeki her şeyi bir araya toplayan ve dağıtan bir neden olarak bu iki unsur merkeze alınır. Öyle görünüyor ki; güvenlik politikaları bütünlük sağlayacağını mutlak bir iddia ile öne sürmesine rağmen bünyesinde taşıdığı ve kaçamadığı nefret dolayısıyla her defasında bozuluşa ve parçalanmaya uğratır.

Din, Savaşı Durdurabilir mi?

Uzun süreden beri, savaşların nedeninin Din olduğu, Dinin savaş için her türlü nedeni sağlayan bir kaynak olduğu, varsayıldı ve kabul edildi. Dinin savaşla özdeş kılındığı böylesi bir Dinden kurtulmak, tabii ki yadırganacak şey olamazdı. Siyasetin rahatlıkla Dini gerekçeler kullanarak Güvenlik politikalarını meşrulaştırması, siyasal tarihte sıklıkla görülebilen bir olgudur.

Lakin bu görüntü, meseleyi hemen halledecek yeterlilikte değildir. Zirâ Din ile Siyaset arasındaki ilişki, çok katmanlı, farklı unsurlar sunan, uzun soluklu düşünmeyi- tartışmayı gerektiren, bir ilişkidir.

Günümüzden bakarak Din hakkında edilgen, kullanılışlı bir malzeme olduğuna hüküm vermek yanlıştır ya da böyle bir hüküm ancak şimdiki ekonomik-politik-kültürel atmosfer (paradigma) içinde doğru gibi değerlendirilebilir. Yine de üzerinde çok ciddi düşünsel mesai gerektiren sorun alanıdır.

Dinin siyasetle olan ilişkisindeki çok katmanlı yapısı, bölgedeki kanın durmasında bir rol oynayıp oynamaması tekrar düşünülebilir. Burada da karanlık taraflar vardır; Allah adıyla kellelerin kesildiği yer ve zamanda nasıl bundan bahsedebileceğiz?

Sonra; sadece kan durdurmak için kullanılacak Din, bir ilaç yani bir araç konumunda olmayacak mıdır? Böyle bir şey, aynı zamanda Siyasetin Din’i kullanmasına benzerlik göstermeyecek midir? Evet buna benzer soru(n)ları çoğaltabiliriz fakat ortada aşılamaz girdap, durmadan dönmekte insanları içine çekmektedir.

Hiç olmazsa acil (kalıcı sayılmasa da) bir önlem olarak şu  öne sürülemez mi?:

Madem İslâm İşbirliği Teşkilatı adı altında 57 ülkenin katılımıyla oluşmuş siyasi bir yapı var; o halde bu teşkilat; savaşın, çatışmanın, şiddetin engellenmesi hatta öncelikle kesilmesi için bir yaptırım uygulayamaz mı? Mesela;genel bir Fetva ile “ hangi gerekçeler olursa olsun Müslüman ülkelerin kendi aralarında yaptığı savaş, çatışma, şiddet, haramdır!” şeklinde duyurması, ilân etmesi, bir imkân sağlayabilir (mi?).

Buradan Müslüman ülkelerin kendi aralarında değil de başka ülkelere karşı savaşa çağrılması,  Dinin tekrar savaşın meşru aracı olması vurgulanmıyor, tabii ki fakat böyle açık kesin bir hüküm olmadıkça ve hayata geçirilmedikçe bölge ülkelerinden her biri kendi “haklı” gerekçeleri ile kan dökmeye devam edecek gibidir.

Bahsedilen öneri, oldukça naif - romantik bir temenni görüntüsünde. Lakin siyasetin kriz alanlarını güvenlik politikalarıyla büyüttüğünü görmek korkunç bir açmazı oluşturuyor. Öteyandan meseleyi siyasetin üstüne (yukarısına ya da dışına)  taşıyacak elimizde hiçbir dayanak kalmadığını söylemek gerek.

Bu aynı zamanda şu demek: siyaseti denetleyecek elde avuçta hiçbir şey yok demek. Siyasetin yine ancak siyaset yoluyla denetlenmesi, uzun süreden beri genel ve temel bir kabul. Oysa Siyasetin ortaya çıkardığı problemler, sadece siyasi olarak kalan bir şey değil.

Bu durum, güvenlik politikaları denen canavara karşı insanlara alternatifler bulmayı fısıldamaz mı? Ya da böyle şeyler telkin etmez mi? Böylelikle Fetvayı ümide çeviremez mi?

Yazarlar