ESARETİN BEDELİ - Adayorum Sakarya'nın Haber Sitesi
Gamze KOÇ

Gamze KOÇ

gamzekoc83@gmail.com

ESARETİN BEDELİ

ESARETİN BEDELİ

Gamze KOÇ

                                        “Hepimiz, kendi dışımızdakilerin esiriyiz.”

                                                                                                                    Fernando  Pessoa

Duymayan kalmasın, yaşlılığın tanımı değişmiş! Haberiniz olsun, öyle eli yüzü kırışmış, bastona mecbur, kamburu çıkmış, çantasında uzak yakın birden fazla gözlükle gezen kişilere yaşlı denmeyecekmiş artık. Yeni tanımda; merak edecek bir şeyi kalmayan, yeni bir bilgi öğrenmek istemeyen, dahası her şeyin en iyisini bildiğini zanneden kişilere “yaşlı” denilecek yazıyor. Bana kalırsa bu listeyi yaşadığımız çağa göre uzatmak da mümkün. Mesela şu virüsü hafife alıp “ne de olsa ben yaşadım yaşayacağımı” dercesine bencilce davranıp maske takmayanlar da bu tanımdan nasibini almalı.

Biz evlere kapanarak geçirdiğimiz o zorlu karantina günlerinde en çok çocuklara ve “yaşlılarımıza” üzülmüştük. Onlar, birer ‘yılkı atı’ ya da ‘kafeste kuş’ değil, toplumun geçmişi ve geleceğidir.” deyip onları anlamaya ve onlara yardımcı olmaya çalışsak ne fayda. Biz, onlar hayatın kıymetini bizden daha iyi bilirler ve daha dikkatli olurlar diye düşüneduralım, meğer onlar bizi bu kadar çok düşünmüyormuş. Bu fikre nerden vardım derseniz maalesef bu hafta birçok acılı haberi üst üste aldık da ondan. Önce aile büyüklerimizden birinin, -maskenin, mesafenin çok önemli olduğunu kabul etmeyen bir yaşlımızın- malum salgından ötürü sağlık durumunun iyi olmadığı haberini aldık. Testi pozitif çıkmış. Doğal olarak ardından yakınlarına da sirayet edince halka büyümüş. Sonra başka tanıdıklarımızın da benzer sebeplerden vefat haberlerini öğrenince peş peşe aynı duyguları yaşadık. Önce üzüldük, sonra kızdık ve uzun uzun düşündük. Henüz yaşamadığım bir dönem için empati yapmaya zorladım kendimi ve her “yaşı geçkin” olanın her şeyi görüp geçirmiş olmadığını anladım. Yaşını başını almış diye saygıdan ses çıkaramadığımız yaşlılarımız, dünyayı kasıp kavuran bu illeti ve onca uyarıyı hiçe sayarak “Siz ne bilirsiniz ki, sizin yaşınız başınız kaç?” dediklerinde, e hâliyle küçümsenmiş olmaktan başka payımıza bir şey düşmediğini üzülerek fark ettik.

Acaba yaşlılarımız içlerinde bulundukları bu durumu nasıl açıklıyorlardır? “Bana bir şey olmaz.” deyip kendini doğaüstü güçlere sahip sanarak mı? Bizim bedenimiz kemikten de sizin demirden mi demek geliyor içimden. Hâlbuki bu durum olsa olsa ya cehaletle ya da bencillikle izah edilebilir. Üçüncü bir seçenek yok.

Peki ya şimdi? Madem bu salgını yok sayarak maskeyi takmayıp mesafeyi umursamadığı için bu hastalığı kaptı ve birincisinde minderde kaybetti. Peki şimdi de yenilen pehlivanın güreşe doymaması gibi bu belanın kendisine uğradığını saklamak mı var yani sırada?  Ve en son rauntta “Biz ‘eski toprağız’ ya da ‘Müslüman’ adama bir şey olmaz!”  demek de nedir? Oldu mu bu şimdi?

Hadi, birçok meselede olduğu gibi bu konuda da Nuh deyip de peygamber dememekteki ısrarlarını bir kenara koyduk diyelim. Geldik ikinci düğüm olan meseleye; “benim bir şeyim yok” deyip testi yaptırmamakta direnmelerini de kaygı ve korkularına, kendilerine hastalığı konduramıyor, yakıştıramıyor olmalarına verelim. Bu da bir çeşit güçlü görünmekten kaynaklanıyor olabilir. Bu, belki de “pes etmek” demektir onlar için. Elbette işin içinde, direnme olacak, olmalı da ama mesele o da değil. Mesele “bana bir şey olmaz” cümlesini insana ettiren duyguda. Buz dağının görünmeyen kısmında başka şeyler yatıyor sanki. Çünkü insan kendini ancak güçlü olunca seviyor. Hatta güçlüyse saygın, güçlüyse mutlu, güçlüyse yenilmez olduğunu düşünüyor. Bu şu demek aslında; herkes ağlar ama ben ağlamam, herkes yenilir ama ben asla yenilmem, herkes yıkılır ama ben asla devrilmem... En sonu da inanca hatta Müslüman olmaya bağlanıyor ya, işte orası bardağı taşıran son damla. Peki hasta olmaktan endişe etmek kadar, hastalığın başkasına bulaşmasına sebep olacağımız korkusunu duymamak da bir kul hakkı değil mi?

İşin bir de şu boyutu var. Eğer sen hasta olursan, acı çekersen, sevdiğin birini yitirdiğinde üzülürsen, zayıfsın ve “inancını bir gözden geçir derim bence” demeye getiriliyor. Hâlbuki külliyen yanlıştır bu mantık! İnanan insan acziyetinin farkında olandır. Bu dünyaya gelişinin bir sebebi olduğunu bilir. Hatta “Benim de şu cihana gelişim bir güzelden ötürü” der, imtihanları layığıyla yaşar.

Elbette problemlerimiz, sıkıntılarımız, hastalıklarımız hatta kayıplarımız olacak, üzüleceğiz. Hatta ağlayacağız bile hıçkıra hıçkıra.  Gelin görün ki bu duygularımıza üvey evlat muamelesi yapmak öyle bir gelenek hâlini almış ki bizde, insanı evladının ölümüne bile doya doya ağlatmayan yaşlılar tanıyorum. Niye, çünkü bu da bir zayıflık emaresi. Ağlamaktan utanıyorsak da sebebi bu! Oysa duygusal ve kırılgan varlıklarız biz; hiç değilse yas dönemlerinde acılarımızı dolu dolu yaşama hakkını çok görmemeliyiz?

İmtihanlarımızın hepsinin üstesinden gelemeyip düşebiliriz, tekrar kalktıktan sonra ne gam! Bu hastalığın pençesine de düşebiliriz mesela çünkü insan yaratılışı gereği maruz kalmaya müsaittir. Ama biz başlı başına bu “hâl” ile kavgalıyız. Duygularımızı misafirliğe giderken giydiğimiz elbiseler gibi kullanıyoruz. Hep şık, hep düzgün, hep güzel, hep saygın göründüklerimizle “insan içine çıkmak” bize iyi geliyor. Kırılgan, duygusal, yorgun, kızgın, korkak, hasta duygularımız “ev hâli”mize kalıyor. Kimse yüzümüze bakmaz diye korkuyoruz besbelli! Bu duygu durumlarının hepsini bir “ayağa kalkma” bir “dayanıklılık yöntemi” olarak düşünürsek olmaz! Bir problem yaşayınca etkilenmemek mümkün değil. Sorunlara karşı dik durabilen, sıkıntılara göğüs geren insanın özelliklerinde bunlara yer yok.

Her türlü sorunun üstesinden gelmeyi başaran insanların en bariz özelliği amaçlarının olmasıdır. Çünkü “yaşama amacı” olan insanın düştüğü yerden kalkması daha hızlı, kötülüklere karşı direnmesi daha kolay olur. Sonra, hayat haritasını, duygularının rotasını belirlemişlerdir. Güçlü aile bağlarına sahip, umut dolu, iyimser ve mizah yetenekleri hep yüksek olan bu insanlar; başkalarıyla tanışmaktan önce kendileriyle tanışmayı başarabilmişlerdir. Kendi gücünün farkındadırlar, neyi yapıp neyi yapamayacağını iyi bilirler.  Cesaret edeceği şeyler de bellidir, hiç yeltenmemesi gereken şeyler de. Öz denetimleri yüksektir; bir işe başlayıp dışarıdan “hadi hadi” dedirtmeden sorumluluklarını yerine getirirler. Kaç saat uykunun ya da kaç tabak yemeğin kendine yetebileceğini bilen insanlar duygularının farkında olan insanlardır. Etrafa şöyle bir baksak köşe minderi gibi oturduğu yerden kalkmayanlar değil; fiziksel yönden aktif olan, spor yapabilen insanlar, hayatın zorluklarına karşı daha dayanıklıdır.

Öz güven sahibi olmanın hakkını verip “neysem oyum” der, kendini olduğu gibi kabul ederler. Artılarıyla, eksileriyle gerçekçi bir ışık altında görebilirler köşede bucakta kalmış bütün duygularını.

Kendi duygularıyla barışık olmalarının yanı sıra etrafındaki çocukların korkularını da yok saymaz; “bunda ağlanacak ne var?” ya da “bundan korkacak ne var?” deyip duyguları kovmayı salık vermezler.

Kaygılarını yönetmeyi öğrenmiş, yapılması gerekenle uzak durulması gerekeni birbirinden ayırt etmeyi başarabildiklerinden, bu hayata karşı sağlam bir duruşa sahiplerdir.

Zaten bu vasıfların çoğu, maneviyat sahibi olmanın da bir gereğidir. “İnanan” insan kavramının içini bu özelliklerle doldurmadığımız sürece, bize yaşlılarımızdan yâdigar kalan bu eksik ve yanlış duygularla bu hayatı, çarpa çarpa yaşamaya mecbur kalırız.

Ah duygularımızı olduğu gibi bi kabul edebilsek! Kapımızın önünde bir dilenci gibi bizden medet uman duygularımızı görmezden gelmeden, kovmadan yaşayabilsek keşke.

Biz, başımıza gelen sıkıntıların üstesinden gelirsek güçlü olacağımıza, gelemezsek zayıf duruma düşeceğimize inandırılmışız bir kere.

Keşke elimde kocaman bir silgi olsa da kafamıza kazınmış bu gibi ne var ne yok tüm yanlışları silsem bir çırpıda. Ama maalesef yaşlılarımız da dâhil “Hepimiz kendi dışımızdakilerin tutsağıyız.”

Yaşlılığın tanımının değişmesi gibi biz de bu “tutsaklığı” ömür boyu sürdürmek zorunda değiliz, değiştirebiliriz. İçine doğduğumuz aileden bize miras kalan duyguların olduğunu kabul edip aile, toplum, ülke vs. gibi seçemediğimiz nice şeyi katlanılabilir bir hâle getirebilmek bizim elimizde.

Her şeyi “yeniden öğrenme” yoluyla değiştirebilir; böylelikle “yaşlı” tanımından çıkıp “genç” olarak anılma hakkını da garantileriz, ne dersiniz?

 

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yorumlar

AyşegüL.2 Ocak 2021, Cumartesi - 22.49

Hepimiz kendi dışımızdakilerin tutsağıyız.. Ne kadar doğru.Teşekkürler.

Gizem30 Kasım 2020, Pazartesi - 16.44

Daima eğitim hayatımdaki en değerli eğitmenlerden biri olarak andığım Gamze Hocamın bu yazılarını okudukça bu kıymetin nedenlerini de hatırlıyorum tekrar. İnanılmaz gözlemlerini ve duygularını çok güzel benzetmelerle aktarmış... Ellerinize sağlık

Aydın6 Kasım 2020, Cuma - 17.03

Tebrikler çok güzel olmuş güzel tespitler yapmışsınız

Ş.O2 Kasım 2020, Pazartesi - 21.43

Ellerine yuregine ruhuna saglik.sen yeteri kadarini yazinda yazmissin yorum yapmama gerek yok diye dusundum. Ama şunuda belirtmeden gecemiyecegim "Haksizligin kanunu yoktur- hakkinda zaman aşımı yoktur." Sevgilerimle.????

Öznur Soydaş2 Kasım 2020, Pazartesi - 01.09

Yüreğinize sağlık hocam. Yine çok güzel anlatmışsınız ..

Ulviye Çetiner.1 Kasım 2020, Pazar - 23.11

Ağzına yüreğine sağlık, her,yaşın ve her çağın ,her zorluğun ve her güzelliğin hakkını vererek ve onlardan ,alacağımız dersleri alan ve güzelliklerine tadını çıkaranlardan olmak ....dilegiyle saygılar

Remziye güçlü1 Kasım 2020, Pazar - 15.51

Mükemmel olmuş hocam ????????Tebrik ederim ????

Hacer Drsn1 Kasım 2020, Pazar - 14.26

Gerçekten mükemmel, ????????????

Esma Kutlu1 Kasım 2020, Pazar - 11.39

Yine mükemmel bir yazı kaleminize sağlık ????????

Belma1 Kasım 2020, Pazar - 11.26

Tebrik ederim, çok doğru tesbitler.

Nazire Çakmanus1 Kasım 2020, Pazar - 10.47

İçimizi dokmussunuz satırlara Gamze hanimcim ????????

Yazarlar