Aydın AKTAY

Aydın AKTAY

aydinaktay@sakarya.edu.tr

SOLUN SAĞLA ORTADA SIÇAN OYUNU: BİR SIRRI SÜREYYA ÖNDER PROFİLİ

SOLUN SAĞLA ORTADA SIÇAN OYUNU: BİR SIRRI SÜREYYA ÖNDER PROFİLİ

Aydın AKTAY

Sosyal psikolojinin son zamanlardaki  en ilginç tezlerindendir: “Sevgi dilinin şiddeti”

Bu dil, gözle görülmeyen ama gözle görüleninden daha etkin bir iktidara kapıları açan bir yoldur. Annelerin ağzından şefkat sözcükleriyle dökülen, eşlerin arasında muhabbet olarak kendini gösteren bu dilin, çocuklar ve eşler üzerinde ömürlük hasarlar bıraktığı vakidir. Koskoca psikiyatri alanı ekseriyetle bu durumun ürettiği hasarlardan nemalanır.

 Bir zamanlar HDP’den bağımsız kontenjanından meclise vekil olarak dahil olan birkaç dönem de vekillik yapan, yazılı ve görsel basının sempatik(!) yazarlarından Sırrı Süreyya Önder “sevgi, sempati dilinin şiddetini” gerek yazılarında gerekse konuşmalarında bir üslup olarak en iyi yansıtan biri olarak öne çıkmaktadır. Öyle ki yine bir zamanlar kendisine şöhretin kapılarını açan “Kafadengi” programında partnerleri olan Selahattin Yusuf ve Tarık Tufan’ı ağızları açık dinleten “Meksika Sınırı”nda da bu performansının üstüne her gün artı koyarak ilerleyen Sırrı Süreyya Önder, Radikal’de de tuttuğu köşesinin başında,  yine o, kendisine özgü sempatik, tatlı üslubu ile döşediği bir yazısında kelimeleri tatlı tatlı akıtırken, bir yazısını insanlık tarihinin sağcı ve solcu olarak kutuplaşmasının miladına bağlayan bir mağara metaforuna yaslamaktaydı.

 Klasik Marksist jargonun en naif üyelerinden duymaya alıştığımız Darwinist ve materyalist diyalektiğin gizliden gizliye bu metafora tatlı tatlı yedirildiği bu yazısında Sırrı Süreyya Önder, buraya nasıl geldiğini anlayamadığımız garip varsayımlarda bulunuyordu:

  "Haritaların ve de sınırların, sular, dağlar ve denizler yerine, kanla çizilmeye başlanmasının tarihi bir hayli eskidir. İnsanlığın evrimi henüz avcılık-toplayıcılık aşamasındayken yani atalarımız gündüz gözüyle avladıkları hayvanları ya da topladıkları bitkileri, gece kurdukları müşterek sofralarda yerken birilerinin içine bir fesatlık düşmüş. "Belki yarın avlayacak bir hayvan bulamam" endişesiyle diyelim ki bir parça eti, mağaranın köşesine saklayıvermiş. Bununla da yetinmemiş, herkesi kendi gibi sanarak mağaranın çıkışına bir kapı, üzerine de bir kilit icat etmiş. Yetmemiş, bir de adam dikmiş. İşte o saklayıcı-paylaşmayıcı insan var ya dünyadaki tüm sağcıların atasıdır. "Bunu beraber avladık, beraberce yemeliyiz kardeşim" diyenlere de o günden beri solcu denir."

İnsanlık tarihini bıraktık, Solculuğun ve sağcılığın da  tarihini “mağara metaforu ve paylaşılamayan but” üzerinden yazan Sırrı Süreyya Önder, kendisine has tatlı üslubuyla (ki bu üslubun aslında gizli ve en etkin iktidar araçlarından olduğunu söylemiştik.) tarihsel materyalist diyalektiğin bu paylaşılamayan “artık değer” üzerinden doğan ve koskoca insanlık tarihini yürüten çatışmasına vurgu yapıyor. Oysa, mağaradaki gidişatın ya da tartışmanın paylaşılamayan but üzerinden değil de birlikte adam gibi huzurla yaşamak üzerinden doğduğunu varsayarsak, ki bu da mümkündür. Böylece insanlık tarihinin diyalektik yürüyüşünün, gündüz gözüyle avlanan butların hep birlikte yendiği sırada, mağaranın ortasına sıçmak isteyen birisine bir başkasının müdahale ederek “ortak yaşam alanında böyle densizlikler yapılmaz; ahlak, düzen, saygı” gibi çıkışlar yapılmasıyla da başlamış olması muhtemeldir ki bu tartışma böyle başladıysa ortaya sıçmak isteyenin solcu, onu engelleyenin de sağcı olması kuvvetle muhtemeldir. Eğer tarih böylesi bir tatlılıkla yazılırsa böylesi anlatılar da kaçınılmaz olabiliyor. Böylece Marx’ın ayakları üstüne döndürdüğü diyalektiği tekrar Hegel’de olduğu gibi  amuda kaldırmayı denemiş olduk…

Sırrı Süreyya Önder, sinemada yönetmenlik deneyimi yaşamış, mizahı filmlerine de yansıyan renkli bir sima…Gezi olaylarında ve Kobani olaylarında nedense o tatlı üslup, sevgi diliyle örülmüş cümlelerin yerine tomaların önüne atlayan, herkesi kalkışmaya tahrik eden ergen bir devrimci jargon ve tavırlarıyla temayüz eden bir kişilik profili sergilemişti…

Demek ki neymiş; tatlı üslup da bir yere kadarmış…

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yorumlar

Ahmet ataker8 Temmuz 2019, Pazartesi - 08.00

Kaleminize sağlık

Yazarlar