Aydın AKTAY

Aydın AKTAY

aydinaktay@sakarya.edu.tr

ŞALVARDAN ŞAL'A; ŞALGAMDAN HAVYARA... BİR MÜSLÜM FİLMİ

ŞALVARDAN ŞAL'A; ŞALGAMDAN HAVYARA... BİR MÜSLÜM FİLMİ

Aydın AKTAY

Müslüm'ün Adana'da bir çay bahçesinde "- Adana'ya gidek mi/Şalgamından içek mi/Şalvarından giyek mi?" Türküsü ile başlayıp bir aile dramı sonrasında İstanbul'a uzanan öyküsünün anlatıldığı filmi izledim...

Müslüm Gürses'in biyografisinin, beklentilerimin gerçekten çok üstünde bir seviye ile, kurgu ve oyunculuk performansı ve başarısıyla yansıtıldığı bu filmde, Müslüm'ün, annesini ve kardeşlerini de hayallerine ortak ederek Zalim ve ayyaş babasının ördüğü duvarlardan atlama denemeleri bir facia ile sonlanıyor...

Babası, annesini ve kız kardeşini öldürüyor... Daha önce bir kardeşini kaybetmiş olan Müslüm, sonradan intihar gibi bir ölümle sonuçlanacak olan, kalan son kardeşine sahip çıkmada da başarısız oluyor ve bu koskoca dünyada acılarıyla yalnız kalıyor...

Neyse ki Müslüm'ün bu kaldırılması güç yaşamında tutunacak 4 dalı daha vardır: İçki, Yunus Emre Divanı ve Muhterem Nur'a olan safiyane aşkı ve sesi, yani müzik... Geçirdiği trafik kazası sonrasında öldü diye morga atılan Müslüm, son anda kefeni yırtar ama girdiği yoğun bakımdan bu sefer kulağını kaybederek çıkar ve artık dallardan biri kırılmak üzeredir...

Tam bu noktada"-Senin sesin sendeki parçalarının hepsinden fazladır...asıl sesini kaybedersen yenilirsin evlat..." diyen Limoncu Ali'nin sözü ve Yunus Emre'nin Divanı bir hayat öpücüğü gibi Müslüm'ü ayağa kaldırmaya yetmiştir...

Artık Müslüm için dünyalıkların hepsine ustası Limoncu Ali'den öğrendigi gibi "-sittir çekmek" çok kolaydır ve bu dünyaya karşı geliştirdiği protest tavır, O'na sanıldığından daha fazla güç verir...

Yunus Emre Dervişliğine kendisini yetiştiren Limoncu Ali vasıtasıyla talip olan Müslüm için bu durum sadece dervişane bir çözümle atlatılacak büyük bir sorundur...Burada Müslüm Gürses’in erken yaşlardan itibaren Yunus Emre şiirleriyle olan ilişkisi bir eski kitap üzerinden izleyicilere her fırsatta aktarılırken eksik olan yön Müslüm’ün bu şiirlerle oluşturduğu iddia edilen Dervişane profile bir türlü yakıştırılacak bir portresinin çok da başarıyla sunulamamasıdır. Ama amacın bu portreyi izleyicilerin zihnine kazımak olduğu aşikar.

Filmin dikkatleri çekecek en önemli eksiklerinden birisi de Müslüm’ü keşfedip yetiştiren ve O’na dervişlik bilinci kazandıran Limoncu Ali’den Müslüm’ün şöhreti sonrasında hiç söz edilmemesi oldu. Ayrıca Muhterem Nur ile aralarındaki ciddi kültür ve büyük yaş farkına rağmen yaşadıkları sıradışı birlikteliğin psikoanalitiğinin yeterince beyaz perdeye yansıtılamaması da diğer eksiklerden. Çünkü Müslüm’ün hayatının ikinci döneminde kariyerinin zirve yapması ve dışlandığı Beyaz elit ortamlarda kabul görmesinin sanırım kilidini açan en önemli anahtar Muhterem Nur idi…

Muhterem Nur’un bu başarı hikayesindeki etkin rolü sadece bir ayyaşın zulmüne katlanan bir kadın olarak verilmiş ve her Türk filminde gerekli görülen romantik sahnelerin sosuna bir katkı maddesi olarak düşünülmüş gibi geldi bana…

Filmin bu eksikleri yine de filmin takdir edilecek performansını gölgeleyemiyor. Filme dönecek olursak; Müslüm, kafasına kaza sonrası takılan platinin ürettiği ve yaşadığı diğer bütün acılara katlanmak için de şişelerin dibini bulmayı denemiştir...

Çektiği onca acıya, yaşadığı onca felakete ve zulme rağmen affedici tavrı babasının afla cezaevinden çıkmasında zirve yapmış, babasını aç açıkta bırakmamıştır...

Ve babası gibi biri olmamak için bilinçaltında geliştirdiği ve gösterdiği bu affedici tavrı aynı zamanda kendisini Gülhane Parkı’ndaki meşhur konserinde bıçaklayan hayranına da göstermekte tereddüt etmeyecektir.

Müslüm Gürses, babası gibi bir baba olma korkusuyla hiç çocuk yapma arzusu taşımamış ama babalık duygusunu herkesin özellikle kendisi gibi acı yüklü hayatlar yasamış genç hayranlarının babası olarak fazlasıyla tatmış bir figür....

Şişelerin dibini bulan iflah olmaz bir alkolik olan Müslüm, derin bir dervişlik bilinci ile babası gibi zalim bir ayyaşa dönüşmemiştir...

Kendilerini konserlerinde jiletleyen hayranlarının bu taşkınlıklarının nedeni sorulduğunda Müslüm,"-Onlar yas tutuyorlar" şeklinde cevaplarken, hayranlarının dünyasına hakim bir filozof edasındadır..."-Yakarsa bu dünyayı garipler yakar" şarkısındaki gibi gelişecek zannediyoruz bu sürecin ama olmuyor....

12 Eylül Askeri Darbesinin haberini radyodan dinlerken önündeki çilingir sofrasına öfke ile tekme atıp masayı dağıtması akabinde bir şarkı devreye girer "- Ben hep böyle yenilmeye mahkum muyum?" Müslüm filminde Müslüm'ün en çaresiz olduğu ve yenilmiş göründüğü sahne budur... Bu, yönetmenin veya senaristin ideolojik tercihi ve yansıtması gibi düşünülebilir veya Müslüm’ün özgürlükçü demokratik bilincinin bir yansıması da olabilir.

Ancak Türkiye'de Müslüm'e hayran ama merkeze yürüme motivasyonu ve talebi oldukça güçlü bu kalabalık varoş çocuklarının zamanla neoliberal politikaların taşıyıcı bir kitlesi olacağını daha önceden görüyor Müslüm... Ve denilebilir ki bu sürece sonraları uzlaşma tavrı ve affedici tarzı ile Rıza katkısı da yapıyor...

Sonraki süreçte, eski dünyanın zencisi Müslüm beyazlaşmıştır...her yerde bembeyaz takım elbiseleri ve sahne kostümleriyle çıkmaktadır artık...ve “beyazların yöresinden” nasiplenmeye başlamıştır...

Müslüm’deki bu değişim, aslında son 30 yıldır merkeze yürüyen tüm siyasal ve sosyal hareketlerin kaderi olmuştur...Sol sosyalist hareketlerin kaderini şimdilerde İslamcı kalabalıklar Ak Parti vesilesiyle yerleştikleri merkezlerde beyazlaşarak yaşıyorlar...

Müslüm'ün bizzat kendisi, yıllarca kendisini dışlayan, merkezlerine kabul etmeyen Beyaz Türklerin mekanlarında, merkezlerinde Harbiye Acık Hava Tiyatrosunda, bu çevrelerin öz evlatlarından Nilüfer'in sarkısını seslendirerek sahne almaya başlarken bitiriyor kavgasını...

Filmde göremedik ama, bir zamanlar siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik tüm süreçlere; "-İtirazım var…" diyen varoş çocuğu Müslüm, TV Reklamlarında artık "-İhtiyacım var..." diyerek sistemle düzenle kavgasını çoktan sonlandırmıştı zaten...

Teoman'dan "-Paramparça"yı söylerken gerçek evlatlarında, varoş çocuklarında ve gecekondu muhitlerinde derin bir terk edilmişlik hissi yaratıyordu bu son ses... Ve aslında Müslüm'ün bitkisel hayattaki durumu gerçekleşiyordu bu son adımlarla...

Müslüm'ün Adana'da bir çay bahçesinde başlayan ve Harbiye Açık Hava Tiyatrosunda sahne almasıyla sonlanan hayat serüveni, siyaset dünyasında; Recep Tayyip Erdoğan'ın Kasımpaşa varoşlarında başlayan ve Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonları ile ve böylece neo-kemalizmle barışla sonlanan, kendisini ve arkasına aldığı milyonlarca (merkezin sakinlerince makarna sever, kömür yakan, bidon kafalı göbek kaşıyıcıları olarak tabir edilen…)insanı, merkezlerinde istemeyen vesayetçi tüm kişi ve kurumlara zamanla kabul ettirmesine de benziyor.

Futbol dünyasında; Müslüm Gürses'in hikayesi, Fatih Terim'in Adana varoşlarında kabadayılıkla başlayıp kendisine burun kıvırıp çemkiren Galatasaray Lisesi Aristokrasisine İtalyan tarzı kılık kıyafetiyle ve ingilizce konuşma cesareti ile karşılık vererek kendisini kabul ettirmesiylemesi ile de sonlanan serüvenine de çok benziyor...

Sonu hep aynı bu hikayelerin: Evlatlar mı terkediyor babalarını; babalar mı evlatlarını? 3.Olasılık imkan dahilinde olabilir mi? Yani yoksa evlatlar ve babalar hep birlikte kerevetine mi ermişler bu hikayelerde? Hepimiz hikayemize şalvar ve şalgamla başlayıp havyar ve şalla bitiriyoruz...Bedevilikten medeniliğe giden kaçınılmaz süreç...tekerrür ve tarih dikotomisi...

Filmin sonundaki Müslüm'ün son cümlesi pek dervişane değildi doğrusu:"-Zor bir hayattı yaşadığım ama güzeldi..."öte yandan başına gelen her şeye rıza gösterme tavrında, Allah’a, kadere rıza, tevekkül anlamında okunabilecek veya yorumlanabilecek bir Dervişlik görülebilir de bu sözlerde... Ya da "-Bu bir rıza lokmasıdır/yiyemezsin demedim mi?" Diyen Pir Sultan Abdal'a modern dünyadan bir meydan okuma da sezilebilir...

Asıl soruyu sormak vaktidir simdi:"-Müslüm, iflah olmaz bir ayyaş mıydı bir derviş mi?"

İşte, böyle bir Müslüm geçti dünya üzerinden...

Yorum Ekle

Adınız / Rumuz

Yorumunuz

Yazarlar