Aydın AKTAY

Aydın AKTAY

aydinaktay@sakarya.edu.tr

DÜNYA, SABİT VE DÜZ BİR TEPSİ BİÇİMİNDE KALSAYDI KEŞKE… Aydın AKTAY

DÜNYA, SABİT VE DÜZ BİR TEPSİ BİÇİMİNDE KALSAYDI KEŞKE…

“-Ne ettin sen Galileo?”

Batlamyus astronomisinin Ortaçağ’ı domine eden paradigmasından, yani; Dünya merkezli evren tasavvurundan Copernicus’un güneş merkezli evren tasavvuruna geçişin yaşanması ile birlikte; dünyanın, insanların gözündeki özel ve kutsal olma değeri bitmişti… Bu değerlerin yerini, dünyanın sıradan, basit bir gezegen; gök cisimleri içinde herhangi bir yer olması almıştır…

Dünya, insanların gözünde eskiden merkezi bir konumda algılanırken, tanrının kutsadığı ve özel yarattığı bir varlık iken; artık yeni anlayışla birlikte sıradan, alelade bir gezegen olmuştur. Bu bilimsel paradigma değişimi yüzünden, artık dünyaya tanrının bir emaneti gözüyle, tanrının kutsadığı bir varlık olarak bakmanın gereği kalmamıştır…

Dünya herhangi bir yerdir artık…Ve artık, içindekilerle birlikte talan edilmeye, sömürülmeye açık bir yerdir…İşte, bu anlayış değişikliği ile dünyanın, yer altı yerüstü zenginliklerini keşfetme, ele geçirme hırsı ile batılılar, koskoca gezegeni kolonyalist dönemde sömürgeleştirme fırsatı buldular; coğrafi keşifleri, Rönesans, reform hareketleri izlerken; kanlı, buhranlı, bunalımlı bir yüz yıl sonunda Fransız ihtilali ve Sanayi Devrimine giden yollar önündeki tüm cesetler temizlenmişti… Bu temizliğin içinde mezhep savaşları, soykırımlar, işgaller, dünya savaşları da yerini almıştı…Halen almaya devam ediyor, bknz...Ortadoğu…

Bu anlayış değişikliği ile birlikte sadece, Tanrı vergisi özelliklerle ve özel, kutsal olarak yaratılmış dünya algısı değişmemiştir, Tanrının verdikleri ile geçinen Tanrı vergisi özellikleriyle temayüz edip bundan güç, iktidar devşiren ne kadar kişi, kurum varsa bunların da sonunu getirmiştir bu durum değişikliği…

Tanrı vergisi soy, sop, kan bağı dolayısıyla, hanedan iktidarlarına meşruiyyet bulan tüm yönetim tarzları; aristokratlık, soyluluk ya da tanrının seçkin kulları olarak bu seçkinliklerini Tanrı vergisi olarak niteleyen kilise ve din adamları gibi kişi ve kurumlar da üstünde durdukları temelden mahrum kalmışlardır…Artık yeni bir dünya var ve bu dünyada, insan, tanrının verdikleri ile değil kendi kazandıkları ile bir kader yaşamaktadır…

Bu yüzden, alabildiğince çalışma, hırs, telaş yeni dünya insanlarının motivasyon unsurlarını oluşturmaktadır. Herkesin diğerlerinin sırtına basarak yükseldiği, altta kalanın canının çıkacağı, herkesin yukarıya çıkma şansının olduğuna inandırılmış insanlar kitlesi de bu anlayış değişikliğine koşut olarak yüreklendirilmiş ve meydanlara koşturulmuştur…

Özgürlük, hak talepleri, eşitlik arzuları yüksek bu sesler ve kopan bu gürültülerle tüm dünya yankılanıyordu…ihtilaller, devrimler doğuran bu gürültü patırtıya lojistik destek sağlayan özgürlükçü, varoluşçu felsefeler de buna paralel olarak hizmet ediyordu…

Artık, verili şartların, statülerin değil; edinilmiş/kazanılmış statülerin belirleyici olacağı bir dünyada, kıyasıya yarışın yapılacağı kapitalist sistemde herkeste bir kariyer yapma arzusu, başarı tutkusu ve bir yerlere yükselme telaşının önünde kimse duramazdı…Ailelerin içinde, okullarda, her yerde artık hiyerarşiye yer yoktur…Annelik babalık müessesesi yıkılmış, çocuklarıyla arkadaş olanlar gelmiştir…Öğretmen-öğrenci hiyerarşisi; şeyh-mürit ilişkisi de yok edilmiştir…Artık herkes İncili anlayabilir, Kuran müfessiri olabilirdi…Bunun için izlenmesi gereken bir usül, metodoloji, gözetilmesi gereken bir saygınlık makamı da bir gelenek de yoktu…Tüm dünyanın, Müslümanıyla, hıristiyanıyla protestanlaştığı bir yerdir artık yer küre…

Herkesin herkesle eşitlendiği ve dolayısıyla herkesin herkesleştiği bir toplumsal zeminde kimse artık hiçkimse bile değildir…

Rekabetçi, bireyselci ve kutsaldan kopmuş, tanrının verdiklerine değil kendi elde ettiklerine dayanan bir dünya talep eden insanlar ordusu yeni dünyayı kuruyordu…Bu durum, aynı zamanda bu arzuları, tutkuları doyuracak, bir tatmin duygusunu da gerektiriyordu ki endüstri devrimi ile birlikte ortaya serilen sınırsız arza karşılık gelecek talebi doğurmak üzere bireylerin sınırlı olan ihtiyaçlarını çoğaltacak kültür endüstrisi de kuruluyor ve bu endüstri zamanla kitle toplumu namıyla bilindik kitleyi, tüketim köleleri haline getirmiştir. Tükettikçe mutlu olan ve mutlu oldukça mutluluktan sıkılıp yeni mutluluklar arayan tüketim bağımlıları ordusu…

Eski dünyanın aza kanaat eden, tevekkül içindeki, tanrının verdikleriyle yetinip şükreden kulları yerine, doyumsuz hep daha fazlasını isteyen ve aldıkça daha çok isteyen kitleler gelmiş ve sadece bunlara has hastalıklar da doğmuştur…depresyona giren, melankoli yaşayan, takıntılı bir çok insan, giderek psikotik bozukluklara, şiddete yönelmeye ya da intiharlara evrilen bir hayatı yaşamak zorunda kalıyordu…çünkü, Yeni dünyanın yeni insanlarının lügatlerinde, razı olmak, rıza göstermek, kanaat etmek, tevekkül, sabır, nasip kımet “bir lokma bir hırka ile yaşamak” yoktu artık…Bu durum Yeni Dünyada yeni insanlar için söz konusu ettiğimiz büyük dramları besleyen zemini yaratıyordu…

Bu yaşanan dramı, “-Bu bir Rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?” diye avazı çıktığı kadar bağıran Hayko ne güzel de resmediyor…

NOT: Galileo “dünya dönüyor” dediğinde başlamıştı her şey…Magellan ile de yuvarlak dediler dünyaya, bu sözler nevrini döndürdü her şeyin ve  insanlığın…Keşke dünya, Servet Kızılay dostumun da dediği gibi düz olsaydı ve düz kalsaydı, belki daha düzgün bir insanlık zeminimiz olurdu…

Yazarlar